GİRİŞ


Yunan mitolojisinde bir inanışa göre;

İnsanlar eskiden dört kollu, dört bacaklı ve iki kafalı çok güçlü yaratıklarmış. Çok geçmeden birbirleriyle geçinememeye, taşkınlıklar yapmaya ve savaş çıkarmaya başlamışlar.Tanrıları onurlandırmayı ihmal ediyor, vahşi hayvanlar misali birbirlerini öldürüyorlarmış. Savaş günlük bir oyun, dünya acınası bir yer haline gelmiş. Bu duruma sinirlenen tanrılar kralı Zeus insanları cezalandırmak için onları huzuruna toplamaya karar vermiş. Parlaklığıyla bakanların gözlerini kör eden keskin bıçağıyla korku içinde bekleyen insanları ortadan ikiye bölmüş. İkiye bölünen parçalar o kadar korkmuşlar ki sıkı sıkı sarılmışlar birbirlerine. Tanrılar da bu işin böyle olmayacağını düşünerek ayrılan bedenleri dünyanın dört bir tarafına dağıtmaya karar vermişler. Böylece insanlar parçalarından eksik yaşamakla lanetlenmiş ve bütün hayatlarını diğer yarılarını bulmak için harcamaya başlamışlar. 

Bu hikayeyi ilk duyduğumda üç yaşında falandım herhalde. Geç bir saat olmasına rağmen yatağa gitmemek için direnince babam bana bir masal anlatacağına söz verdi. Kırmızı Başlıklı Kız, Külkedisi, Çirkin Ördek Yavrusu veya diğer masallardan herhangi biri yerine bana böyle bir şey anlattı. İlk duyduğumda hikayeden başka türlü etkilenmiştim tabii. O gece rüyamda çift bacaklı, çift kafalı ve çift kollu insanlar görmüştüm. Çığlıklar atarak uyanmış ve bir hafta boyunca annemlerle beraber yatmıştım. Annem o zamanlar babama çok kızmıştı.

Hikayenin ne anlatmaya çalıştığını tam olarak kavramam uzun zaman aldı. Biraz daha büyüdüğümde hikayenin can alıcı kısmının fazladan azalara sahip insanlar olmadığını fark ettim. Başka bir şeyden bahsediliyordu burada. Bir arayış vardı, insanın diğer yarısını aramasıyla ilgiliydi.

Yedi yaşıma geldiğimde olayı çözdüm. Bu hikaye bir aşk hikayesiydi. Yani teknik olarak içinde aşk yoktu ancak teorik olarak düşünürsek insanın diğer yarısını araması bu anlama gelmez miydi?

İlk defa o zaman değerli hale geldi benim için bu hikaye. Bize bu dünyaya geliş nedenimizi söylüyordu. Hayatımızı nasıl daha anlamlı hale getireceğimizi söylüyordu. Onu bularak. Onu, ruh eşimizi. Çünkü o olmadan hep eksiğiz ve aradığımızın farkında bile olmasak da varmaya çalıştığımız nokta orası.

Şöyle bir düşünün; dünyada altı milyar insan var. Biri sizin için doğru kişi. Bir gün bir şey oluyor ve karşılaşıyorsunuz. Öyle ya da böyle, dünyanın farklı yerlerinde yaşasanız bile bir gün birbirinizi buluyorsunuz. Bunca zaman varlığından haberdar olmadığınız biri sizin hayatınızın anlamı oluveriyor bir anda. Artık sizi dünyada tutan şey yer çekimi değil, o. Bu karmaşık ama size yaşadığınızı hissettiriyor. Riskli ama heyecanlı. Acı verebiliyor ama buna değdiğini biliyorsunuz. Bunca zaman onsuz yaşıyorsunuz ancak karşılaştığınız anda bir daha o olmadan hayatınızın eskisi gibi olmayacağını biliyorsunuz. Birdenbire her şey anlam kazanıyor. 

Sizce de mükemmel değil mi bu? Tüm o heyecan ve karmaşa yani... Aşkın getirdiği her şey. O olmasa dünyada acıdan, savaştan ve kederden başka ne olurdu ki? Yaşamı tüm o zorluklarına rağmen katlanılabilir yapan o değil mi?

Bu şekilde düşününce hikayenin gözümde nasıl bir yer edindiğini tahmin ediyorsunuzdur. Sadece yedi yaşındaydım ama aklımı başımdan almıştı. Bunun üzerimde bu kadar etkili olmasının nedenini anlayabilmeniz için belirtmem gerekir ki; ben mutlu bir ailede büyüdüm. Annem ve babam birbirlerini deliler gibi seviyorlar. Çevremde hiç mutsuz bir çift olmadı. Ailemin en yakın dostları olan Akın Amca ve Banu Teyze de annem ve babam kadar aşıklardı birbirlerine. Sonra bir şey daha oldu. Bugün bu olmamı sağlayan son şey de oydu. Annem ve babam beni bir düğüne götürmüşlerdi.

Dediğim gibi sadece yedi yaşındaydım ancak o günü hala hatırlıyorum. En ince ayrıntısına kadar hem de. Kır düğünüydü. Morun hakim olduğu bir düzenleme yapılmıştı. Beyaz örtüler ve mor tüllerle bezenmişti her yer. Masalarda kullanılan çiçek leylaktı. Hepsi mükemmeldi, her şey kusursuz bir uyum içindeydi. Bir peri masalının içinde bulmuştum sanki kendimi.

Sonra o gelmişti, gelin. Bembeyaz bir gelinlik içinde mutluluktan al al olmuş yanaklarıyla gülümseyen bir gelin. O an dünyanın en güzel kadınının o olduğunu söyleyebilirdim. Ve şüphesiz dünyanın en şanslı kadını da oydu. Siyahlar içindeki bir adamın koluna girmiş etrafa gülücükler saçıyordu. Damat da en az onun kadar büyüleyici görünüyordu.

Yavaşça geçip gitmişlerdi önümden. Gözlerimi bir an olsun ayıramamıştım onlardan. İstesem de yapamazdım muhtemelen, resmen kendimden geçmiştim o an. İkisi masaya oturduklarında el ele tutuşmuşlardı. Sonra kırmızı cüppeli bir adam konuşmaya başlamıştı. Söylediklerinden tek kelime anlamamıştım ancak umurumda da değildi zaten. Dikkatimi çekmeyi başaran tek şey gelin ve damattı. Damadın yüzünde bir şey yakaladım. Bakışlarından tüm yüzüne yansıyan ufak ama harikulade bir şey. O bakış. O bakışla bakıyordu geline. Babamın anneme baktığı gibi, Akın Amca'mın Banu Teyze'me baktığı gibi, tüm o filmlerdeki adamların aşık oldukları kadınlara baktıkları gibi...

Tam o andı sanırım. O an, orada aşık olmuştum düğünlere. Her şeyini seviyordum, her şeyini. Davetiyeleri, pastaları, çiçekleri... Biraz yorucu bir iş olduğunu kabul ediyorum, oradan oraya koşturmak ve gelinin her türlü kaprisini çekmek gerekiyordu. Göreve dahil olan diğer aksaklıklarla baş etmeyi saymıyorum bile. Ancak bu, bendim işte. Sonunda hayatta ne yapmak istediğimi, ne yapmam gerektiğini anlamıştım.

***

 

 Düğün havasını tam manasıyla yaşamak isteyenlere önerdiğim şarkı: The Cranberries - Twenty One   

                                                                                                                                                                                                                                         

 
BİR


"Çiçekler hala gelmedi, efendim."

"Garsonlardan biri trafikte sıkışıp kalmış."

"Yemeklerle ilgili aşçıyla görüşmeniz gerekiyormuş, Serra Hanım."

Tenis maçı izler gibi bir o tarafa, bir bu tarafa çeviriyorum başımı. Aynı anda konuştukları için hiçbir şey anlamıyorum ama yine de kulak vermeye çalışıyorum söylediklerine. Hiçbirinin diğerine izin vereceği yok, bir ağızdan konuşmaya devam ediyorlar.

"Çiçekler ne olacak?"

"Geç kalan garsonun yerine başkasını ayarlayamıyoruz efendim. Ne yapacağız?"

"Aşçı sizi bekliyor."

Tamam, bu iş böyle olmayacak. Aynı anda konuştukları için kafam iyice çorba olmuş durumda. Tek elimi kaldırıyorum susmaları için ancak ne yazık ki yeterli olmuyor. Bunun üzerine derin bir nefes alıp yüksek bir sesle 'yeter' diyorum. Bu susmalarını sağlayınca rahatlıyorum. Derin bir nefes aldıktan sonra asistanıma dönüyorum. Önce şu çiçekçi meselesini halledelim.

"Çiçekçiyi arama, doğrudan Ahmet'i ara. On dakikaya kadar kahveden çıkıp buraya gelsin. Gelmezse Mustafa Ağabey'i arayıp bir daha onlarla çalışmayacağımızı ve bunun sebebinin kumarbaz yeğeni olduğunu söyleyeceğini söyle." 

Araya başka birinin girmesine fırsat kalmadan görevliye çeviriyorum bakışlarımı ve elbisemin cebinden süper ince telefonumu çıkarıyorum. Eksik garson meselesini çözmenin tek bir yolu yerine başkasını ayarlamak. İnsanların şaşkın bakışları altında (eminim şu an hepsi telefonun oraya nasıl sığdığını merak ediyorlar) rehberi geziyorum. 'D' harfine gelince duraksıyorum ve ismi bulup ara tuşuna basıyorum. İlk çalışta açılıyor telefon.

"Alo, nasılsın Defne'cim?"

"İyiyim, Serra Abla." diyor kızcağız şaşkın bir şekilde telefonun öbür ucundan.

Başka bir şey söylemesine izin vermeden soruyorum. "Bugün işin var mı?"

"Yok."

"Güzel, sana ihtiyacım var. Yarım saate kadar burada olman gerekiyor."

"Çıkıyorum şimdi." diye tam da duymak istediğim şeyi söylüyor Defne. "Adres?"

Telefonu görevliye uzatıyorum. "Adresi verir misin kıza?"

"T-tabii." diyor adam hafif şaşkın. Onunla daha fazla oyalanmıyorum ve garsona dönüyorum.

"Kazım Ağabey'e söyle, baharat koymak için ısrar etmesin artık." Garson ağzını açacak gibi olunca tekrar konuşuyorum. "Ve evet, kekik bir baharattır. Bu demek oluyor ki kekik falan yok. Baharat hiçbir şeyin içinde, hiçbir şekilde yer almayacak. Anlaşıldı mı?"

Garson da bana arkasını dönünce rahat bir nefes alıyorum ancak tam o esnada Ela çıkıveriyor ortaya yine.

"Efendim?"

"Yine ne oldu?"

"Efendim, gelin sizi görmek istiyor."

Yüzümü buruşturuyorum bu sözleri duyunca, gelin nikahın kıyılmasına bu kadar az vakit kalmışken beni görmek istiyorsa iyi bir şey olamaz. Neredeyse ağlayacakmış gibi bir ifadeyle bakıyorum Ela'ya ve alacağım cevaptan biraz korkarak soruyorum.

"DÖS mü?"

O da benimkinin tıpkı olan bir ifadeyle bana bakarak başını sallıyor 'evet' anlamında. Bir iç çekerek asistanımın peşinden gidiyorum. Gelin ve damat odaları yukarıda olduğu için birkaç basamak tırmanmamız gerekiyor. Beş dakika sonra gelin odasının önünde duruyoruz. Ela'ya bakıyorum.

"Sen gidebilirsin canım, ben hallederim. Aşağıdakilere göz kulak ol, olur mu?"
Kız uzaklaşırken bakışlarım onu takip ediyor. Tamamen gözden kaybolduğunu görünce derin bir nefes alıp kapıyı tıklatıyorum. İçeriden acıklı bir ses geliyor.

"Gel."

İçeri giriyorum ve tam da beklediğim manzarayla karşılaşıyorum. Gelin, tuvalet masasının önündeki pufa oturmuş ağlıyor. Omuzları sarsılıyor hıçkırıklarının şiddetinden. Masanın üzerinde bir dolu kullanılmış mendil. Başını yerden kaldırıp beni gördüğü an ayaklanıyor. 

"N-neyse ki senmişsin. Serra, ah Serra! Seni g-gördüğüme o kadar sevindim ki! Sana ihtiyacım var."

Bir şey dememe fırsat kalmadan kendini kollarıma atıveriyor. Üzerime yığılıyor da diyebiliriz tabii. Bir iki sendeliyorum ama sonunda hem ayakta kalmayı hem de ağırlığının altında ezilmemeyi beceriyorum. Elimi sırtına koyuyorum usulca ve sıvazlamaya başlıyorum. Bu onun biraz da olsa gevşemesini sağlayacak. Öyle umuyorum yani. İlgili bir ses tonuyla soruyorum: 

"Helin'ciğim ne bu halin? Ne oldu sana?" 

Elbette sorularım, hıçkırıklarının biraz daha şiddetlenmesine sebep oluyor. Boynuma ılık ve ıslak bir şeyin değdiğini fark edince hafif irkiliyorum. Ama neyse ki Helin bunu fark etmiyor. Gerçi şu an olduğumuz yerde alev alsam bile fark edeceğini sanmıyorum ya neyse... Az önce boynuma değenin gözyaşı olmasını umuyorum. Aksini düşünmek bile midemin alt üst olmasına yetiyor. Düşünme şöyle şeyler, düşünme. Kendimi sertçe azarladıktan sonra ilgili bir ses tonuyla konuşmaya başlıyorum.

"Neden ağlıyorsun canım? Hadi, anlat bana. Belki konuşmak rahatlamanı sağlar."

Neyse ki Helin daha fazla uğraşmama gerek kalmadan ikna oluyor. Beni serbest bıraktıktan sonra onu pufa oturtuyorum tekrar. Ben de yanına oturuyorum ve 'seni dinliyorum' ifademle bakıyorum ona. Büyük bir patlamanın da fitilini ateşliyorum böylelikle.

"Ben yapamayacağım Serra." diyor Helin yüzü kül rengine dönerken. "Aylardır düğün için hazırlık yapıyoruz ama ben... Ben hazır değilim. Değilmişim yani... Düğünü düşünmekten hayatımın nasıl değişeceğine odaklanmayı unutmuşum. Gelinlikle, davetiyelerle ve diğer şeylerle uğraşmak çok güzeldi. Davetli listesini düzenlemenin en büyük sorunum olacağını falan sanıyordum. Ancak şimdi tam olarak idrak edebiliyorum, ben evleniyorum. Evleniyorum. Yan odadaki adamla hayatımı birleştireceğim. Bunun geri dönüşü yok. Ya işler yolunda gitmezse? Ya mutlu olmazsak? Ya bu bir hataysa?"

Tek nefeste söylediği onca şeyi algılamam biraz uzun sürüyor tabii. Rahatsız edici bir sessizlik çöküyor aramıza. Helin'e şöyle bir bakış attığımda alt dudağının titrediğini ve yüzündeki rengin tamamen çekildiğini görüyorum. Kafamı boşaltıp şöyle bir düşünmem ve onu nasıl sakinleştireceğimi bulmam gerek.

Öncelikle tipik bir DÖS vakasıyla karşı karşıya olduğumu söyleyebilirim. Böyle bir durumla ilk kez karşılaşmıyorum elbette. Her üç düğünün birinde gelin ya da damadın paniğe kapılıp son anda evlenmekten vazgeçtiklerini biliyor muydunuz? Peki ya, bu insanların yarısından fazlasının kararından geri döndüğünü ve evlendiğini biliyor muydunuz? Hiç o kişiyi merak etmediniz mi? Gelin veya damadı kaçmaktan vazgeçireni yani? O kişi, ben oluyorum işte. İşimin en önemli parçası bu; kriz yönetimi.

Helin'in durumunu kısaca değerlendiriyorum. İşin iyi yanı, DÖS'ün KGO'ya dönüşmemiş olması. Bilmeyenler için kısaca açıklıyorum; DÖS'ün açılımı 'düğün öncesi sendromu'. Cinsiyet ya da yaş ayrımı olmaksızın herkeste görülebilecek bir durum. Müstakbel eşini çok seven, ailesine bunu yapamayacak kadar sorumluluk sahibi biri bile olsa nikaha saniyeler kala vazgeçebiliyor. Genel nedenleri arasında geçmişten gelen güven problemleri ve yaklaşan düğüne odaklanmaktan evliliğin gerçek anlamını kavrayamamak sayılabilir. Helin'in durumunda ikincisinin söz konusu olduğu açıkça belli. Neyse ki demin de dediğim gibi, durum KGO'ya kadar gitmemiş. KGO, 'kaçak gelin olayı' demek. Bunun da sandığınızdan daha sık gerçekleştiğini söyleyip sizi biraz daha şaşırtabilirim.

Durumu ölçüp biçtikten sonra şunu soruyorum kendi kendime; ne kadar kötü bir durumdayız? Ağlamaktan harap olmuş kızcağızın yüzünü inceliyorum dikkatli bir şekilde. Yanaklarında şerit gibi siyah renkli izler var; rimelleri akmış. Saçı başı dağılmış. Umutsuz bir şekilde kurtarabileceğim bir şey arıyorum ama ne yazık ki yok. Kız perişan halde. 

Göreceklerimden neredeyse korkarak bakışlarımı biraz daha aşağı indiriyorum. Gelinliği tarıyor şimdi gözlerim hızlı bir şekilde. Rahat bir nefes alıyorum. Gelinlik hala bembeyaz, üzerine rimel ya da ruf falan bulaşmamış. Çok şükür! Derin bir nefes aldıktan sonra moral konuşmama başlıyorum.

"Sen beni çağırmadan önce Ertan'ın yanındaydım, Helin." Yalan söylediğim anlaşılmasın diye o kadar çabalıyorum ama elim hemen burnuma gidiyor. Ne zaman yalan söylesem, hep öyle olur zaten. Helin bunu bilmiyor neyse ki. "Öyle heyecanlıydı ki elini ayağını nereye koyacağını bilemiyordu. Arkadaşları onu sakinleştirmeye çalışıyorlardı ancak o seni görmeden sakinleşmeyeceğini söyledi onlara. Kravatını bile bağlayamamıştı. Yardım etmeme izin vermedi. Kimseye izin vermedi. Bunu sadece senin yapabileceğini söyledi."

Helin'in gözleri tekrar yaşlarla doluyor. Az önce gülümsedi. Gerçi dudaklarını dişledi hemen sonrasında. Ama ben gülümsediğini gördüm. Demek ki soruyu sormamın zamanı geldi.

"Ertan'ın senin için anlamı ne?"

Bir süre düşünmesini bekliyorum ancak beni yanıltıyor ve neredeyse saniyesinde cevap veriyor soruma. 

"Mükemmel biridir o. Dört dörtlük insan yoktur derler ama inan bana, var."

"Sadece bu değil, öyle değil mi? Onu seviyorsun."

"Elbette seviyorum."

"Öyleyse neden bunu konuşuyoruz? Neden yapamayacağını söylüyorsun?"

Bir kez daha dudaklarını dişledikten sonra endişeli bir ifadeyle yüzüme bakarak tek bir kelime söylüyor.

"Korkuyorum." 

"Biliyorum." diyorum elinin üstüne elimi koyarak. "Korkmakta haklısın ama bunun seni engellemesine izin veremezsin. Sen onu seviyorsun, o da seni seviyor. Siz birbirinizi mutsuz edemezsiniz. Ancak mutlu olabilirsiniz beraber. Bunun bir hata olup olmadığını sormak yerine, kendine 'onsuz yaşayabilir miyim' diye sor. Onsuz yaşayabilir misin?"

Bunu düşünmek onu dehşete düşürmüş gibi görünüyor. Çok hafifçe iki yana sallıyor başını. 

"Öyleyse düşünmeyi bırak artık." diye devam ediyorum güven vermek ister gibi elini sıkarak. "Bugün senin en güzel günün, en mutlu olman gereken gün. Masalının mutlu sonuna, beyaz atlı prensine kavuştuğun gün. Daha fazla yıpratma kendini, sonunu düşünme. Bugün yepyeni bir başlangıç yapıyorsun. Önemli olan tek şey bu." 

Söylediklerimin onu etkilediğini biliyorum. Gözleri hala yaşlı ama dudakları gülümseme olabilecek bir şeyle bükülmüş durumda. Bu defa gülümsemesini saklamak için dişlemiyor da dudaklarını. Biraz sonra yaşları silmek için elini yüzüne götürüyor. Makyajı -daha doğrusu makyajından kalanlar- konusunda uyarmak istiyorum onu. Ancak hızlı davranıyor ve gözyaşlarını siliyor eliyle. Daha doğrusu parmaklarıyla rimeli iyice dağıtıyor göz çevresine. Göz altlarının simsiyah olduğunu fark etmediği için gülümsüyor hala. Onu aydınlatmak konusunda isteksiz olduğum için ben de ona gülümsüyorum.

"Haklısın." diyor en sonunda. Yüzündeki karmaşaya bakıp yüzümü ekşitmek istesem de gülümsemeye devam ediyorum. Düşündüklerimi dışa vurmamaya çalışıyorum ancak o bir şekilde anlıyor durumu. 

"Berbat görünüyorum, değil mi?" 

"Hayır." diyorum neredeyse duyulmayacak bir sesle. Elim yine burnuma gidiyor. Bu defa yalan söylediğimin Helin bile farkında. Dik dik bakıyor bana. Boğazım kuruyor birdenbire, olayı toparlamaya çalışıyorum. "Halledilmeyecek bir şey değil. Şimdi makyaj uzmanını çağırırım ben. İki dakikaya halleder her şeyi."

Hemen telefonumu alıyorum elime ve hızlı arama sayesinde iki tuşla Ela'yı arıyorum. "Ela'cım makyaj uzmanını gönderir misin gelin odasına? Teşekkürler." Telefonu kapattıktan sonra Helin'e dönüyorum. "Birazdan burada olur."

"Tamam."

"Daha iyi misin?"

Başını sallıyor 'evet' anlamında. Omuzları hala biraz çökük duruyor ama artık ağlamıyor en azından. Birazdan saçları ve makyajı da toparlanacak. Ve hala -saate bakıyorum- yarım saatten fazla zamanımız var. Her şey yolunda gidecek, diyorum kendi kendimi sakinleştirmeye çalışarak. Her şey yolunda gidecek. 

Kapının çaldığını duyunca ayağa kalkıyorum. Biraz sonra içeri makyaj uzmanı ve yardımcısı giriyor. Gelini onlara teslim edip odadan çıkmadan önce kıza sesleniyorum.

"Helin." Bakışlarını yakalayınca devam ediyorum. "Yine de gördüğüm en güzel gelin sensin."

***

Bembeyaz gelinliğinin içinde adeta bir kuğu gibi süzülüyor Helin. Muhteşem görünüyor. Yarım saat önce hentbol savaşından çıkmış gibi görünen, saçı başı birbirine girmiş kızdan eser yok. Öyle huzurlu görünüyor ki biraz önce odada DÖS yaşayanın o olduğuna inanmakta zorluk çekiyorum.

Önerim üzerine beyaz bir takım seçen ve hadi itiraf edelim, takımının içinde çok yakışıklı görünen adamın koluna girmiş. Beraber kusursuz bir uyum sergiliyorlar. Salona girdikleri anda alkış yağmuru başlıyor. Gelin ve damat ışıl ışıl gülümsemeleriyle davetlileri selamlıyorlar. Uzun, telaşsız adımlarla nikah masasına doğru ilerliyorlar.

Tam da hayal ettiğim gibi her şey. Masallardan fırlamış büyülü bir atmosfer, sade ama şık bir masa düzenlemesi... Pembe masa örtülerini ve tüm salonu süsleyen beyaz güller... Davetliler halinden memnun gülümsüyor. İşin en zor kısmı bitti. Buradan sonrası en güzel, en eğlenceli kısım.

Gelin ve damat masaya otururken nikah şahitleri de yerlerini alıyorlar. Nikah memurunun kısa tutulmuş konuşmasının ardından o malum soru geliyor. Her seferinde olduğu gibi nefesimi tutup bekliyorum. Neyse ki bu bölümde de bir sürpriz yaşamıyoruz. İki evet de eşit oranda alkış alıyor. 

"Kadıköy Belediyesi'nin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak sizi karı koca ilan ediyorum."

Helin, Ertan'ın ayağına basıyor. Adamın acıyla yüzünü buruşturması üzerine salondakilerden kahkahalar yükseliyor. Ben de gülümsüyorum, aynı zamanda yanaklarımdaki ıslaklığı fark ediyorum. Kendimi aptal gibi hissediyorum, pek öyle duygusal bir an sayılmaz ama ne zaman bu kısma gelsek gözlerim doluyor hep. Bir türlü engel olamıyorum kendime, iflah olmaz bir romantik olmamdan kaynaklanıyor bu. Düğünlerde kendimi tutamıyorum. Anlayacağınız üzere sık sık yaşanıyor bu durum, hazırlıklıyım yani. Elbisemin cebinden -telefon olmayan diğer cepten- mendilimi çıkarıp gözlerimi siliyorum makyajıma dikkat etmeye çalışarak.

Bu esnada çiftimiz ayağa kalkıyor ve damat gelini öpüyor. Dudaklarını kadının alnından ayırırken gözlerim adamın üzerinde. Ve o bakış beliriyor nihayet yüzünde. En sevdiğim an bu. Davetlilere bakıp gülümsemekle meşgul olduğundan Helin görmüyor adamın kendisine nasıl baktığını. Ama ben görüyorum. Biraz önce sildiğim gözyaşlarının yerine pek çok yenisi geliyor. Mendil ıslanıp buruşunca boşuna çabaladığımı anlıyorum. Burnumu çekiyorum mümkün olduğunca gürültüsüz bir şekilde.

"Yine mi ağlıyorsun sen?"

Yeterince sessiz olamamışım anlaşılan
. Sol yanımdan geliyor ses, o yöne dönüyorum. Can. Çikolata kahvesi gözlerinde gayet iyi bildiğim ve nefret ettiğim (en azından kendime öyle söylediğim) ukala parıltılarıyla ve sinir bozacak kadar tatlı gülümsemesiyle karşımda duruyor şimdi. Ne ara bu kadar yakınıma geldiğini anlayamadığım adama dönmeden önce gözyaşlarımın iz bırakmadan yok olmuş olmasını diliyorum ama orada öylece durduklarını biliyorum. Bir anda buharlaşacak halleri yok ya. Kızarmış burnuma ve gözlerime rağmen yalan söylemeyi becerecek kadar dik başlıyım yine de.

"Ağlamıyorum." 

"Gözüne toz mu kaçtı?"

"Onun gibi bir şey." derken sesim çatallanıyor ne yazık ki. Bütün inandırıcılığımı kaybetmiş olduğumdan dolayı daha fazla yalan söylemiyorum. Bunun yerine savunmaya geçiyorum. "Sırf sen Titanic'i batıran buz dağısın diye herkesin öyle olmasını bekleyemezsin."

Savunmamdan pek etkilenmemişe benzeyen Can gözlerini deviriyor. "İşin iç yüzünü bilen birinin gerçekçi olmasını beklersin, değil mi?" diyor kendi kendine konuşurmuş gibi. "Ama sen her seferinde, inanılması güç bir şekilde, bir duygu selinde boğulup kendini kaybediyorsun."

"Cidden şu manzaradan hiç mi etkilenmiyorsun?" deyip başımla işaret ediyorum gülümseyen mutlu çifti. Biraz sonra salonun ortası boşalacak ve kendi seçtikleri müzik eşliğinde özel danslarını yapacaklar. Bu düşünce yine gözlerimin dolmasına neden oluyor ama kendimi tutmayı başarıyorum bu kez. Yoksa Can benimle bütün gece dalga geçecek. 

"Etkileniyorum aslında." diye kabul ediyor beni çok şaşırtarak. Kaşlarımı kaldırarak bakıyorum ona. Yüzünde son derece ciddi bir ifade var. Konuşmaya devam ediyor. "Şu adama bir baksana."

Dediğini yapıp adama bakıyorum ama ne demek istediğini anlayamıyorum. 

"Ne var adamda?"

"Zavallıcık başına ne geldiğinin farkında bile değil. Orada durup öylece gülümsüyor. Mutlu olmak için böyle pahalı bir düğüne ihtiyacı olduğuna onu inandıran bir kadınla beraber. Harcadığı paranın bununla sınırlı kalacağını düşündüğü için rahatlamış durumda; asıl faturanın düğün sonrasında önüne konacağından bihaber. Gelen hediyelerden hiçbirinin bir işe yaramayacağından ve o işe yaramaz şeyleri gönderenlere bir hafta boyunca teşekkür kartı yazacağından bihaber. Hayatının geri kalanını sevgili karısının isteklerini yerine getirebilmek için durmaksızın çalışarak hapishaneden hallice bir evde geçireceğinden bihaber. Gardiyana gelirsek; muhtemelen düğün, üzerindeki gelinlik ve hatta şurada duran pasta adamla beraber olmaktan daha önemli onun için. Ve yine muhtemelen zavallı adamcağız bunu da bilmiyor. Hiçbir şeyden haberi yok ve orada öylece durup gülümsüyor. Merak ediyorum, hayatının geri kalanında o gülümsemeyi yüzüne yapıştırmak zorunda kalacağını bilse şu an gülümsüyor olur muydu acaba?" Yüzüne acıklı bir ifade oturtmuş öyle söylüyor bunları. Bilerek öyle abartıyor ki her hareketi, dalga geçtiğini bu vakte kadar anlamamış olmam kendimi aptal gibi hissetmeme neden oluyor. Başını iki yana sallayarak devam ediyor. "Çok yazık. Çok yazık."

Ne düşündüğünüzü biliyorum. Kim bu adam ve bu düğünde ne işi var? Bunu ben de düşünüyorum ara sıra. Birincisini değil, ikincisini. Kendisinin de açıkça belirttiği gibi Can düğünlerden nefret eder. Nedenini bilmiyorum. Düğünlerden böylesine nefret eden bir adamın nasıl olup da benimle çalışmayı kabul ettiğini merak ediyorsunuzdur. Ben de öyle... Ona sorduğumda 'senden başka kimse beni işe almazdı' diyor. İşinde ne kadar başarılı olduğunu göz önüne alınca buna inanmak gelmiyor içimden. Ancak düğünler hakkında konuşmaya başladığında... Eh, sunduğu gerekçeyi epey mantıklı bulduğumu söyleyebilirim. Sonuçta o bir pastacı, pek fazla seçeneği yok. En iyi parayı düğünlerden kazanıyor ve o koca çenesini kapalı tutmayı beceremediği sürece katılabileceği düğünler de ancak benimkiler olabilir. Onu işe alacak tek kişi benmişim gibi görünüyor gerçekten.

"Cidden mi, Can? Ciddi misin? Evliliği gerçekten bu şekilde görüyor olamazsın." diyorum faydasız olduğunu bilsem de direnerek. 

"Bugünkü şekliyle evlilik bu zaten güzelim. Tüketim çılgınlığının bir uzantısına dönüşen düğünler... Seni aslında ihtiyacın olmayan bir sürü şey almaya ikna eden sistemin bir parçası."

"Yavaşla bakalım Marx, dur biraz." diyorum sözünü kesmeyi umursamadan. "Şu çok eleştirdiğin sistem olmasa ikimiz de aç geziyor olurduk şu an. Bu yüzden kısa süreliğine de olsa karanlığını ve idealist düşüncelerini kendine saklasan da burada olmaktan dolayı mutluymuşsun gibi görünmeye çalışsan olur mu?"

"Düğünlere bayılıyorum." diyor dişi ağrıyormuş gibi görünmesine sebep olan bir gülümseme eşliğinde. "Dünya üzerinde olmak isteyeceğim başka bir yer yok."
Onaylar gibi başımı sallıyorum. "Çok daha iyi." 

Ancak yüzündeki sahte gülümseme en fazla birkaç saniye dayanıyor. Sonrasında eskisinden bile daha asık bir suratla sızlanmaya başlıyor.

"Allah'ım, bu düğüne katlanacaksam içmem gerekiyor."

"İçecekler şu tarafta." 

"Onları kast etmediğimi biliyorsun." diyor gözlerini devirerek. "Bir daha açıklar mısın lütfen, neden içki yok bu düğünde?"

"Yüz kere söyledim Can. Helin'in babasının alkol problemi var."

"Helin de kim?" diyor şaşkın bir ifadeyle.

Tekrar 'ciddi misin' ifademi yerleştiriyorum yüzüme. İnanamıyorum, kimin düğününde olduğumuzdan bile haberi yok. "Gelin."

Bu yeni bilgi ışığında söylediği tek şey şu oluyor:

"Bir düğüne sarhoş değilken nasıl katlanır ki insan? Bu çok sinir bozucu."

Tam olarak neden bahsettiğini bilmiyorum. Düğünün mü sinir bozucu olduğunu düşünüyor? Yoksa Helin'in babasının alkol probleminin mi? Sanırım ikisinin de... Ona cevap vermek için ağzımı açtığım sırada gözlerim gelin ve damada takılıyor yine. Binbir güçlükle geline beğendirdiğim şarkının eşliğinde dans ediyorlar. Adam başını kadının alnına yaslamış. Öyle bir bakıyor ki ona, biz burada yokuz sanki. Kendilerine has çok özel bir an yaşıyorlar. Evet, onları izlememeliyim belki ama ne yapayım. Bakışlarımı alamıyorum ikisinden. 

"Ne dediğimi duydun mu?" 

"Ne?" diyerek ona dönüyorum gözlerim yine dolarken. "Ne dedin?"

"Kime ne anlatıyorsam?" diyor başını sallayarak. "Ben biraz elma şırası alacağım sanırım. Sana da bir şeyler getireyim mi? Ispanak suyu? Çimen suyu?"

Yüzümü buruşturuyorum; menüdeki en kötü seçenekler bu ikisi olmalı. "Ben bir şey almayayım, sağ ol."

Başını sallıyor tekrar ve yanımdan ayrılıyor. Onun gidişini izlerken şarkının en güzel yerine, nakaratına geldiğini fark ediyorum. Bir iç çekiyorum; keşke ben de dans edebilseydim. Ellerimi arkamda birleştirip etrafıma şöyle bir bakıyorum. 

Belki de hayatımın aşkıyla bu düğünde karşılaşacağım
. Bu düşünce yüzümde kocaman bir gülümseme oluşmasına sebep oluyor. Elimde değil, nereye gidersem gideyim böyle bir his doğuveriyor içime. Aşkın sarışın bir adam suretinde köşeden dönüp bana doğru gelmesini bekliyorum her seferinde. Neden mi sarışın? Bilmiyorum, sarışınları her zaman çekici bulmuşumdur. Mesela şu köşede gelinin annesiyle dans eden adam. Dalgalı sarı saçları ve siyah takımıyla çok yakışıklı görünüyor. Ayrıca gelinin annesiyle dans ediyor, çok şirin bir şey değil mi bu?

Ben hayran hayran adamı izlerken yanlarına bir kadın geliyor. Adamın onunla dans etmeye başlamasını izlerken yüzüm asılıyor. Sevimli sarışınla pek şansım yokmuş gibi görünüyor. Kadın oldukça güzel ve adama sahip olanın kendisi olduğunu herkese göstermek istermiş gibi kollarını dolamış boynuna. Bu haliyle bana biraz ahtapotu anımsatıyor. Ben onları izlerken biraz daha sarılıyor adama sahiplenici bir tavırla. Vay canına, demekten alamıyorum kendimi. Kadının, adamı elinden kaçırmaya hiç niyeti yok. 

"Efendim?" diye bir ses geliyor tam arkamdan. Nihayet bakışlarımı çiftin üzerinden çekebiliyorum. Arkamı döndüğümde karşılaştığım kişi Ela oluyor elbette. Bakışlarımı yakalayınca konuşmaya devam ediyor kız. "Gelinin annesi canlı müziğe geçmemizi istiyor."

"Geçelim."

"İyi ama Melissa Hanım daha gelmedi."

Mel'in adının sonuna eklenen unvan sıfatı tuhaf bir şekilde gülmek istememe sebep oluyor. Yırtık kotları, neredeyse hiç çıkarmadığı botlar ve insanları dehşete düşüren saç modelleriyle 'hanım' olmayı asla istemediğini açıkça belli ediyor arkadaşım, sağ olsun. Ona bu şekilde hitap eden tek kişi Ela'dır herhalde. Tam Mel'i aramayı düşünürken elinde gitarıyla bana sahneden, perdelerin arkasından el salladığını görüyorum. Biraz önce gelmiş olmalılar. Ben de ona el sallıyorum. Ancak o bana tekrar el sallayınca kaşlarımı çatıyorum. Sanırım bir şey söylemeye çalışıyor. 

"Sizi çağırıyor galiba." diyor sevgili asistanım yardımsever bir şekilde. 

Muhtemelen öyle. Ancak benim dikkatimi çeken başka bir şey var şu an. Saçları... Aman Allah'ım, diyorum bakışlarım siyah saçların arasındaki kırmızı meçlere takılınca. Işıktan falan öyle görünüyor olma olasılıkları var mıydı? Yoksa bu kız yine kendini kaybedip uçuk kaçık bir saçla mı gelmişti buraya? O kadar da uyarmıştım onu 'bu insanlar böyle şeylerden hoşlanmazlar' diye. Hey Allah'ım ya! Bari doğru düzgün giyinmiş olsa...

Dudaklarımı oynatarak "Geliyorum." diyorum ona. Sahnenin arka tarafından dolaşmam gerekecek. İki dakikamı alıyor perdenin arkasına geçmek. Oraya vardığımda Mel'in bir köşede gitarına birkaç ufak ayar yaptığını görüyorum. Gurubun geri kalanı -Umur ve Mert- ise kendi enstrümanlarıyla ilgileniyorlar. Onlara selam verdikten sonra Mel'e doğru ilerliyorum.

"Geç kaldın." diyorum yeteri kadar yaklaştıktan sonra. Başını kaldırıp bana bakınca da ekliyorum. "Yine."

"Trafik."

"Saçlarına ne oldu?"

Gözlerini çok kıymetli gitarının üzerinden ayırmadan cevap veriyor kayıtsız bir ifadeyle.

"Öküz herif beni terk etti."

"Melissa." diyorum dikkatini çekmek için. Sadece gerçekten kızgın olduğum zamanlarda ona 'Mel' yerine tam adıyla hitap ederim. O da bunu gayet iyi bilir. Bu nedenle başını kırmızı gitardan kaldırıp bana bakıyor. Konuşmaya devam ediyorum. "Bana söz vermiştin. Saçlarına dokunmayacaktın, düzgün bir şeyler giyecektin."

"Düzgün bir şeyler giydim ya işte." diyor bluzunu çekiştirerek. Bakışlarım biraz daha aşağıya kayıyor. Aslında gerçekten de düzgün giyinmiş sayılır. En azından altında yırtık kotları yerine bir etek var ve o aptal botları giymemiş.

"Saçlar?"

"Söyledim ya, öküz herif beni terk etti."

"Sen de acısını saçlarından ve benden çıkarmaya mı karar verdin?"

"Yapma ama." Gözlerini devirmemek için kendini zor tuttuğu belli. "Buradaki insanların saçsız gelsem bile umursamayacağından eminim. Önemli olan iyi vakit geçirmek ve ben de onlara bunu vereceğim, merak etme."

"Repertuara bağlı kalacak mısın?"

Kalmayacak. Yüzünün aldığı şekilden, bakışlarından, dudaklarını büzmesinden anlıyorum bunu. Bana yalan söylemek istemediğini de anlıyorum. Nitekim kaçamak bir cevap veriyor bana az sonra.

"Bazen biraz doğaçlama gösteri açısından iyi oluyor."

"Mel, lütfen. Repertuara bağlı kal. Helin kaç kere söyledi_"

"Helin de kim?"

Gözlerini devirme sırası bende. "Kimin düğününde olduğumuzu bilen tek kişi ben miyim acaba?"

 

 

***
 
 
 
İKİ
 
 Günlerce koşuşturmanın acısı şimdi çıkıyor, her şey bittikten sonra. Yorgunluktan ölmek üzereyim, her yerim ağrıyor. Boynumu sağa sola oynatıyorum kaslarımı biraz olsun gevşetebilmek adına. Ağrım hafifleyince ayaklarıma bakıyorum umutsuz bir şekilde. O rahatsız ayakkabılardan kurtulalı bir saatten fazla oldu ancak hala canım yanıyor. Yarına düzelir belki diyerek bakışlarımı masanın üzerindeki tabağa çeviriyorum. Can'ın meşhur cupcakeleri bana göz kırpıyor. Kısacık temasımız bile ağzımın sulanmasına yetiyor; bir kek daha alıyorum tabaktan. Bu beşinci olacak galiba. Saymayı uzun zaman önce bıraktım aslını isterseniz. Büyük bir ısırık alıyorum o müthiş şeyden. Hımm, leziz... 


"Sen tanıdığım en iyi pastacısın." 

İltifatımdan memnun gülümsüyor Can ve kendi kekinden bir ısırık alıyor. "Sen de benim tanıdığım en obur kızsın."

"Biri sana güzel bir şey söylediğinde, sen de karşılığında güzel bir şey söylersin. Görgü kuralı."

"Nezaketin tüm sınırlarını zorladığımı söyleyebilirim." Ne demek istediğini anlamamış gibi ona baktığımı görünce açıklama ihtiyacı hissediyor. "Obur biraz hafif bir tabir olabilir. Senin için yani..."

Sana-cevap-verme-zahmetine-katlanmayacağım
 bakışımı atıyorum ona. Suratının asılmasını falan bekliyorum ama nerede? Sadece gülümsüyor Can. İnsanı inanılmaz derecede sinir eden bir şekilde gülümsüyor. Uyuz şey...

"Peki, benim hakkımda ne düşünüyorsunuz bay pastacı?" diyor o esnada Mel. Dirseklerini masaya dayamış, ellerini de çenesine koymuş. Bakışları, Can'ın çikolata kahvesi gözlerine sabitlenmiş. Birazdan dudaklarını ıslatacak ve omzuna dökülen saçların bir tutamını parmağına dolayacak. Kızın sağ eli saçlarına gidince ister istemez gülümsüyorum. Bingo! 

Başımı sağıma çevirip Can'a bakıyorum ne diyeceğini merak ederek. Onun da bana bakmak üzere döndüğünü fark ediyorum sonra. Bakışlarımız karşılaştığında gözlerini deviriyor. Ne demek istediğini anlıyorum. Bu durumdan bıktığını söylemeye çalışıyor sessizce. Onu suçlayamam. Mel ne zaman boşta kalsa Can'ın erkek olduğunun yeni farkına varmış gibi davranır. Sıradaki talihliyle tanışana kadar onun etrafında pervane olur. Bir keresinde haftalarca yeni biriyle tanışamamıştı da genellikle zararsız olan bu ilgi, oldukça rahatsız edici bir hale gelmişti. Adam için bir şarkı yazmıştı ya. Can, Can, Can'ım benim... Can'ımın içi, Can'ım benim... Iyy, iğrenç bir şeydi. Neyse ki bir buçuk ayın sonunda başka bir adamla tanışmıştı da Can da, benim kulaklar da kurtulmuştu bu eziyetten.

Ben düşüncelere dalmışken Can'ın sesi duyuluyor.

"Belki de, 'iyi geceler' deme vaktinin geldiğini düşünüyorum." 

İşte böyle... Her seferinde olduğu gibi Can, Mel'i olabildiğince dikkatli bir şekilde reddediyor. Şakalaşıyorlarmış gibi rahat bir tavır takınmış, Mel'in ilgisini ciddiye almadığını gösteriyor. Ancak ses tonundaki ve bakışlarındaki bir şey ileri gitmemesi için uyarıyor onu. 

Onca kez reddedilmenin Mel'in cesaretini kırmasını beklersiniz değil mi? Yanılıyorsunuz. Hayatta onu durduracak pek az şey vardır. Bu onlardan biri değil elbette. Gülümsemesinde en ufak titreme dahi olmadan soruyor:

"Bana iyi geceler öpücüğü vermek ister misin?"

Bunu izlemeye daha fazla el vermeyecek gönlüm. "Ne güzel bir akşamdı, değil mi?" diye giriveriyorum araya. Saniyesinde fark ediyorum, ne kadar bariz bir cümle seçtiğimi. Ancak yapabileceğim bir şey yok, devam ediyorum. "Düğün çok iyi geçti bence. Ertan'la Helin de çok mutlulardı. Ailelerin yüzü gülüyordu." Sonradan aklıma gelen bir detayı da ekliyorum kaşlarımı çatarak. "Gerçi bir ara Helin'in babası biraz tuhaflaştı." 

"Ne demek istiyorsun?" diye soruyor Can asık bir suratla. Az önce olanların huzursuzluğu var hala üzerinde.

"Bana salondaki keçilerle ne yapacağımızı sordu." 

"Salonda keçi mi vardı?" diyor Mel kaşlarını kaldırarak. Salonda gerçekten keçi olup olmadığını hatırlamaya çalışıyormuş gibi düşünceli bir ifadeye bürünmüş. "Garip, hiç hatırlamıyorum."

Can'la beraber gülmeye başlıyoruz bu sözler üzerine ancak benim yeniden ciddileşmem uzun sürmüyor. Adamın alkol problemi olduğunu hatırlıyorum çünkü. "İçmiş miydi acaba?"

"Düğünde içki yoktu." diye hatırlatıyor Can. Nazik davrandığını düşünmek istiyorum ama ses tonundaki sen-hatırlamıyor-olabilirsin-ama-ben-gayet-net-hatırlıyorum tınısıyla niyetinin bu olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Ağzımı açacak oluyorum ama bana engel oluyor. "Bulmanın bir yolu olsaydı, çimen suyu içmezdim Serra. İnan bana..."

"Belki alkolle ilgisi yoktur." diyor Mel tabaktan bir cupcake daha alırken. Keki ısırdıktan sonra ne demek istediğini açıklıyor bize. "Adamın tuhaflığıdır yani..."

Haklı olabilirsin dercesine dudaklarımı büzüyorum ve konu kapanıyor böylece. Ancak hemen sıyrılamıyoruz düşünceli halimizden, bir süre sessiz kalıyoruz. Birkaç dakika sonra, karşı duvarda asılı olan saatin gonklaması ile bozuluyor sessizlik. Bakışlarım ona ilişiyor ve şaşkın bir şekilde saatin üç olduğunu görüyorum. Dört saat sonra güneş doğacak ve benim işe gitmem gerekecek. Yüzümü buruşturuyorum, neden daha önce bakmadıysam saate. Nasıl kalkacağım sabah ben?

"Ben eve geçiyorum." diyorum ayağa kalkarak. Mel'e dönüyorum. Onun biraz daha kalmak isteyeceğini tahmin ettiğim için soruyorum. "Sen?" 

Cevabı beni şaşırtıyor. "Ben de geliyorum." 

"Tamam." Bakışlarımı kaçırıyorum ikisinden de; şaşırdığımı belli etmek istemiyorum çünkü. Elimi hırkamın cebine sokuyorum. Telefon, mendil... Kendime hayran kalmamam elde değil; küçücük cepte bir anahtarı bulup çıkaramıyorum. Aferin bana! Beş altı saniyelik uğraşın ardından anahtarın diğer cebimde olduğunu hatırlıyorum. Hey Allah'ım... 

Kapıya doğru ilerliyorum. Mel ve Can da peşimden geliyorlar. Ayakkabılarımı ayağıma öylesine geçirdikten sonra bakışlarım Can'a yöneliyor. "Her şey için teşekkürler, iyi geceler."

"İyi geceler." diyor o da. "Yarın görüşürüz."

Kafamı sallıyorum ve Mel'i takip ediyorum. Yaklaşık altı adımda kendi evimin kapısına varıyorum. Anahtarı kilide sokarken Can bizi izliyor her zamanki gibi; içeri girdiğimizi görmeden kapısını kapatmaz. Heh, açıldı.

"Hadi iyi geceler." diyorum içeri girdikten sonra bir kez daha. O da aynı şeyi mırıldanınca kapıyı kapatıyorum. Anahtarı portmantonun üstüne atarken Mel konuşuyor.

"Uyku bastırdı birden ya." Çenesi yırtılacakmış gibi esniyor bir yandan da. "Yatalım mı?" 

"Yatağını yapalım." diyor ve odama koşuyorum. Dolaptan bir pike, yastık ve çarşaf çıkarıp salona gidiyorum. Yatağı hazırladıktan sonra birbirimize iyi geceler diliyoruz ve odama dönüyorum. Yatağıma yatıp örtüyü karnıma kadar çekiyorum. 

Gözlerimin kapanmasını, uykunun beni teslim almasını bekliyorum ama olmuyor. Bakışlarım tavandaki gölgelere takılıyor, çitin üstünden atlayan koyunlara benzetmeye çalışıyorum onları. Bir, iki, üç, dört... Gözlerimi kapatıyorum. Uykuya dalmak için şartlandırıyorum kendimi ama yok, yirmi bire geldiğimde göz kapaklarım yukarı kalkıyor. O kadar yorgun olmama rağmen bir damla uykum yok. Kahretsin! Yarın da milyon tane işim var. Uykusuz nasıl halledeceğim o kadar şeyi, bilmem.

Başucu lambamı açıp bedenimi dikleştiriyorum. Kitap mı okusam acaba? Kitaplığımda okunmayı bekleyen yirmi kadar kitap var. Alıp alıp kenara atmak zorunda kalıyorum yoğunluktan. Ama yok, kararlıyım. Bundan sonra her gün okuyacağım, en az elli sayfa. Tabii otobüste ayakta kalmazsam; çalışırken okuyabileceğim tek şey katalog oluyor çünkü. Davetiye katalogları, masa düzenlemesi için farklı kombinler, pastalar... 

Sıkıntılı bir şekilde iç çekerken yakalıyorum kendimi. Beni yanlış anlamayın, işimi seviyorum. Davetiyeleri, çiçekleri, pastaları seviyorum. Detaylarla uğraşmayı seviyorum. İnsanları mutlu görmeyi seviyorum. Onların hayallerini gerçekleştirmeyi seviyorum. Gerçekten. Ama... Onları öyle görmek -mutlu ve aşık- kendi hayatım hakkında düşünmeme sebep oluyor. 

Yirmi beşimi doldurmama üç hafta kaldı. Annem, beni yirmi altı yaşındayken doğurmuş. Bir de bana bakın... Bırak çocuk doğurmayı, evlenemedim daha. Ortada aday adayı bile yok ki... 

Yirmi altı, diyorum kendi kendime. Bunu içimden mi söyledim yoksa fısıldadım mı, bilmiyorum. Yirmi altıma girmek üzereyim ve utanarak söylüyorum, hiç ciddi ilişkim olmadı. Normal bir ailem olsa, çoktan başlamışlardı beni sıkıştırmaya. Ama benim anne-babam sağ olsunlar, hiç dert etmiyorlar bunu. Herkesin annesi çocuğu evlenip yuva kursun ister. Benimki 'Bekârlığın tadını çıkar' diyor. Tadı tuzu kalmadı ki artık; suyunu çıkardım resmen.

Ahh, anneannem daha üniversiteye giderken demişti bana. 'Üniversitede buldun buldun, yoksa daha evlenemezsin' diye. Korku dolu gözlerle anneme bakmıştım o zaman. O da 'Daha erken, sokma çocuğun aklına böyle şeyler' diye kızmıştı anneanneme. Bu sözler beni rahatlatmıştı biraz, annemin dediğin gibi daha erkendi canım. Önce bir okul bitsindi. Sonra bir iş bulmak lazımdı. Biraz çalışmak, hayatı rayına oturtmak gerekti. Münasip bir yaşa geldin mi, bu işler kendiliğinden olurdu zaten. Olmadı işte... Tam sıra bu işlere geldi, etrafta erkek kalmadı azizim. Köküne kıran girdi sanki...

Düğündeki sarışın ve ona kollarını dolayan ahtapot sevgilisi geliyor gözümün önüne. Bütün iyiler kapılmış, kapanların da bırakmaya hiç niyeti yokmuş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş...

Korku içinde büzüşüyorum oturduğum yerde. Benim masalımın sonu bu mu olacak yoksa? Bütün iyi adamlar ve hayallerim suyun derinliklerine doğru çekilecek mi ahtapotlar tarafından? Bana kalan tek şey başıma düşen elma mı olacak yani? 

Hayır, hayır, hayır!
 Kabul edemem böyle bir şeyi, yedi yaşımdan beri mutlu sonumu hayal ediyorum ben. Beyaz atlı prensimle tanışacağım, birbirimize aşık olacak ve evleneceğiz. Dört çocuğumuz olacak; iki kız, iki de oğlan. Ve sonsuza kadar mutlu olacağız. En azından benim planım bu, yani buydu... Şimdiye kadar çoktan bunlara sahip olacağımı düşünürdüm hep. Ancak ne yazık ki hiçbirine sahip değilim; ne evleneceğim adam var ortalıkta, ne de çocuklar...

Umudumu yitirdiğimi düşünmeyin. Bir gün aradığımı bulacağıma hala inanıyorum ama ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğin bir şeyi beklemek çok zor. Her gün 'acaba bugün mü', karşına çıkan herkes için 'acaba o mu' diye düşünmek... Hele o şimdi bir şey olacak hissiyle, 'bugün hayatının aşkıyla tanışacaksın' diyen sesle yaşamak... O güzel şarkılar, aşkı müjdeleyen fallar, romantik komediler varken beklemek... Çok çok zor...

Sadece benim için mi bu kadar zor? Sadece benim için mi bu kadar ağır ilerliyor bu işler? 

Herkes için böyle, falan demeyin. Kimisi çok erken yaşta kavuşuyor hayatının aşkına; beklemesine hiç gerek kalmıyor. Annemle babam mesela; çocukluk aşkı onların ki... Gerçi nedenini anlayamadığım bir şekilde geç evlenmişler ama olsun... Banu Teyzem ve Akın Amcam tanıştıklarında yedi yaşındaymışlar. Teyzem ilk kez anasınıfında aşık olduğunu söylüyor. Ela liseden beri aynı adamla çıkıyor. Can ise... Şey, Can'ın hayatının herhangi bir bölümünde birine aşık olduğunu hiç sanmıyorum ama bir sürü ilişkisi olduğunu biliyorum. Her hafta başka bir kızla çıkıyor. Tamam, belki istikrarlı bir aşk hayatı yok ama en azından mutlu...

İşte ben de herkesin aradığı şeyi arıyorum; mutluluğu. Ruhumun diğer yarısını... Filmlerdeki, kitaplardaki ya da masallardaki gibi bir aşkı değil. O kadar büyük bir şey istemiyorum. Sadece annemle babamınki gibi bir aşk istiyorum. Çok mu şey istiyorum? 

Otobüste kitap okurken beni izleyen adamın, yanıma gelmesini ve elimdeki kitabı işaret edip 'ben de bunu okuyorum' demesini hayal ediyorum (bunu ne zaman aklımdan geçirsem, adam bir sonraki durakta iniyor). Bankta otururken yanıma gelen adama damatlığın ne kadar yakışacağını düşünüyorum (bana 'yeni boyanmış' yazısını gösterdi, oturmadan önce söylese olmazdı zaten). Eski günlerdeki gibi; beni beğenip evime kadar takip eden, birkaç saniyecik yüzümü görebilmek için kapımın önünde sabahlayan bir adam olduğunu düşlüyorum (sapık olmasın tabii). 

Hadi söyleyin, çok mu şey istiyorum? 

Kelin merhemi olsa kendi başına sürer, derler. Bende merhem var ama başım kel değil sanki. Her gün insanların hayallerini gerçekleştiriyorum ama kendim için hayal ettiğim hiçbir şey gerçekleşmiyor. Yedi yaşımdan beri düğünümü planlıyorum ama benimki yerine, başkaları için planladığım düğünler gerçekleşiyor. 
Hadi evlenmeyi, düğünü falan geçtim. Bari doğru düzgün bir adam çıkar karşıma Allah'ım. Bu yaşa geldim, ciddi bir şey yaşamışlığım yok. Bakışmalar, bir iki önemsiz flört ve taş çatlasın dört tane yemek... Şu ana kadar yüzlerce tane adamla tanışmışımdır, biriyle bile aramda ciddi anlamda romantik bir şey olmaz mı ya? Yok, olmuyor işte. 

İnanmıyor musunuz bana, gelin beraber bakalım.

Tanıştığım adamların yarısından fazlasının düğünlerini planlıyorum. Çoktan kapılanlardan yani onlar... Kadın 'Pembe masa düzenlemesi istiyorum' derken, 'Ben de müstakbel kocanızı..." diyecek halim yok hak verirsiniz ki.

Kalanların üçte ikisi evli... Üçte birin yarısı yaştan kaybediyor. Geriye ne kaldı ki? Bir avuç bir şey... Her birini beyaz atlı prens olarak değerlendiremem. Dokunuşu, bakışı, gülüşü bir şeyler uyandırmalı içimde. Bir şekilde etkilemeli beni. 

İşte böyle kişilerle tanıştığımda onları potansiyel sevgilim olarak işaretliyorum. Adam elimi sıkarken ben yüzüğü parmağıma takacağı günü düşlüyorum mesela. Biliyorum, umutsuz vakayım. Ama elimde değil bu, çoğunlukla farkında olmadan yapıyorum hatta. Bir itirafta daha bulanayım; kurbağa olduğunu öğrenmeden önce Can'ı bile öpmeye kalkmıştım. Gerçekten değil tabii... Neyse ki bu olmadan önce, onu tanıma fırsatı buldum. Şöyle söyleyebilirim; beni, kendinden kurtardı. 

Tanıştığımız günü hatırlıyorum da... Son iki senenin aksine artık sadece gülmeme sebep oluyor bu anı. Üç buçuk yıl önce, buraya taşındığım gündü. 

İşim bu yakada, ailemin evi ise Avrupa Yakası'nda. Oradan buraya gidip gelmek çok zor olduğu için taşınmaya karar verdim. Zor da olsa annemle babamı ikna etmeyi başardım ve bu daireyi buldum. Benim ufak ama rahat, güzel evim...

Annemle Banu Teyze evin temizliğiyle ilgilenirken babam ağır kolileri kardeşim, Akın Amca ve kendisi arasında bölüştürmüştü. Bana ıvır zıvırlarla dolu küçük bir koli kalmıştı. Arabanın arkasından onu alıp asansöre bindim.

İçim içime sığmıyordu. Öğrencilik yıllarımdan beri hayal ettiğim şeye kavuşuyordum; kendi evime! Beğendiğim ama annemin evine asla sokmayacağını söylediği şeyleri alabilirdim artık. Üzerinde kedi yavrusu resimleri olan kırmızı çaydanlık, pembe koltuklar, buzdolabı süsleri... İstediğim gibi davranabilirdim, kendi evimde ayakkabılarımı kapının önünde çıkarmadığım için beni kimse azarlayamazdı! Annem ziyarete gelmemişse tabii... Aman canım, her gün gelecek değildi ya kadıncağız. İşi gücü vardı onun da kendine göre. 

Ben neşeli düşüncelerimle kendimden geçerken asansörün kapısı kapanmak üzereydi. Son anda bir el girdi araya. Gri kapı aksi yöne doğru kayarak açılırken elin sahibini açığa çıkardı. Böylece ilk kez karşılaşmış olduk Can'la. Uzun ince bedeniyle, koyu renk dalgalı saçlarıyla... Ve çikolata kahvesi gözleriyle... Onları süsleyen derin bakışlarla... O bakışlarda gezinen muzip pırıltılarla... Dudaklarına öylesine takılmış gülümsemesiyle... Eskimiş kolej tişörtü ve kotuyla (o tişört hala duruyor bu arada)... 

O an ağzım açık kalmış olabilir. Müthiş etkilemişti beni bu görüntü o zamanlar. Beyaz atlı prens diye bir şey varsa şayet, diye düşünmüştüm. Gerçekten varsa, bu adam mükemmel bir aday olurdu. Yemin ediyorum, bir üniforması eksikti. Bir de atı tabii... 

Kısacık bir an üzerimde durdu Can'ın bakışları ama onun dışında varlığımın farkında olduğuna dair herhangi bir işaret vermedi. 

Beynim vızır vızır çalışmaya başlamıştı. Baş başaydık! Potansiyel beyaz atlı prensim ve ben asansörde tamamen yalnızdık. En sonunda hayal kurmuyordum, gerçekten oluyordu böyle bir şey. Gerçeklerden bahsetmişken... Berbat göründüğüm gerçeğini hatırlamıştım aynı zamanda. Lanet olsun! 

Saçlarım sıcaktan ve terden kabarmış, bir kısmı alnıma yapışmıştı. Üzerimde boya lekeleriyle kaplı gri bir şort ve siyah bir tişört vardı. Ayağımda da eski püskü converseler... Neyse en azından ayakkabı konusunda uyumluyduk, o da converse giyiyordu. 

Şöyle doğru düzgün bir bluz giysem falan olmazdı sanki! İyi de nereden bilecektim böyle biriyle karşılaşacağımı? İnsan saçına bir iki bir şey yapar. Vakit mi vardı?

Ben kendi kendimi yiyip bitirirken Can'ın bakışları bana yöneldi ve ağzı aralandı.

"Kaça çıkacaksınız?"

Kaça çıkacaktım? Kaçta oturuyordum ki ben? Elimde tuttuğum şey neydi? Burası neresiydi? Ben kimdim? Hepsinden önemlisi bu adam kimdi?


"S-sekiz."

"Öyle mi?" dedi kaşlarını çatarak. Sekize çıkıyor olmam onu şaşırtmıştı belli ki ama bunun nedenini anlayamadım. Bunun üzerine düşünecek kadar da toparlayamadım kafamı zaten. Ağzımdan tek kelime dahi çıkmadı, çıkamadı. Sadece başımı sallayabildim sessizce. Başka şeyler düşünmekle meşguldüm. 

O da bu apartmanda mı oturuyordu acaba? Nabzım hızlanmaya başlamıştı bu düşüncenin etkisiyle. Her gün asansörde karşılaştığımız bir hikaye peyda oluvermişti kafamda. 

Düşünsenize, ben asansöre biniyorum. O da kapı kapanmak üzereyken yetişiyor her seferinde. İlk birkaç gün sadece bakışıyoruz. Sonra baş selamı vermeye başlıyoruz birbirimize. Bunu yaparken gülümsüyoruz. Aynı anda butonlara uzanıyor ellerimiz ve parmaklarımız birbirine değiyor. Utangaç bir tavırla elimi geri çekmeye hazırlanıyorum ancak bana izin vermiyor. Gözlerimin içine bakarak 'Uzun zamandır bu anı bekliyorum Serra' diyor. Adımı faturaları inceleyerek öğrenmiş. Ben de ona bakıyorum ve 'Hiç söylemeyeceksin sanmıştım." diyorum (Klişeyse klişe, ne yapayım yani? Hep romantik komedilerin suçu!). Evleniyoruz ve çocuklarımız oluyor. Sonra da torunlarımız... Evimizin salonunda, kahverengi berjerimizde oturuyorum ve onlara dedeleriyle tanışmamın hikayesini anlatıyorum. "Dedenizle tanışmamız şans eseri değildi." diyorum manalı bir gülümseme eşliğinde. "Her şeyin bir nedeni vardır çocuklar. Ya merdivenleri kullanmış olsaydım?" 

Tamam, söylemenize gerek yok. Bazen fena saçmalıyorum gerçekten de. Bunu inkar edecek değilim. 

Can, onunla ilgili düşündüğüm onca şeyden habersiz butonlara uzandı. Gözlerimle takip ettim elini. Sekize bastığını görünce içimde bir şeyin, 'y' harfine bastıra bastıra 'ayyy' dediğini duyar gibi oldum. Oz Büyücüsü'nde suyla eriyen cadı gibi eriyecektim ben de neredeyse. Önce benim için bastı düğmeye. Ne tatlı!

Neredeyse ona gülümsemek üzereydim ki elini aşağı indirdiğini gördüm. Kaşlarımı çattım. Kendisi için neden düğmeye basmamıştı ki? Bunun cevabını biraz sonra alacaktım elbette. Sekizinci kata vardığımızda kapı açıldı ve ikimiz de asansörden çıktık aynı anda. Aynı katta. Aynı katta? 

Komşu muyuz yani gerçekten? Karşı komşum mu bir de? Yok artık!


Bir şeyler söyle. Bir şeyler söyle. O içeri girmeden önce bir şeyler söyle! Tercihen mantıklı bir şeyler... Ama olmasa da olur. Yeter kulağa hoş gelsin...

"Ee, ben..." diye lafa girdim ne söyleyeceğimi planlamadan. Bana döndü Can. Bir iki saniye yüzüne boş boş baktıktan sonra evimin kapısı açıldı bir anda ve annem göründü.

"Neredesin yarım saattir Serra? Altı üstü ufak bir koliyi yukarı çıkaracaksın. Ortalıkta olmadığın için her şeyi kafamıza göre yerleştirmek zorunda kaldık. Sanki biz oturacağız bu evde_"

"Buradayım, anne." dedim gözlerimi iri iri açarak.

Yaptığım kaş göz işaretleri ve ses tonum nihayet annemin dikkatini çekmeyi başardı ve beni azarlamaya son vermesini sağladı. Bakışları, benim ve az önce komşum olduğunu öğrendiğim potansiyel prensim arasında gidip geldi birkaç kere. Sonunda anladı ne demeye çalıştığımı. Az önceki ifadesinin yerini oldukça sevimli bir ifade aldı.

"Merhaba." dedi gülümseyerek. "Kızımın yeni komşususun demek..."

Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. O nasıl bir tonlamaydı Allah aşkına? Beş yaşındaki çocukları beraber oynasınlar diye kaynaştırmaya çalışıyordu sanki. Biraz sonra 'Bak bu da kardeş, o da oynasın sizinle.' falan dese şaşırmayacaktım yani. 

"Merhaba." diye karşılık verdi Can da ona. Yanlış mı görmüştüm yoksa o da gülümsüyor muydu? Acaba onun da aklından aynı şey geçmiş olabilir miydi? "Galiba öyle." Dudaklarını birbirine bastırdı bunun ardından; ağzından yanlış bir şey çıkmasından korkuyordu sanki. Bu tavrı, az önce hissettiklerimi pekiştirmişti.

"Ne kadar oldu taşınalı?" diye sordu annem. 

Harika, şimdiden onunla benden daha fazla konuşmuştu.

"Bir yıl olmuştur."

Annem bir şey daha söylemek üzere ağzını açmıştı ki Banu Teyze'min sesi duyuldu içeriden. Ne dediğini anlayamadım ama pek de önemli değildi zaten. Zira birazdan arzı endam etti.

"Ne yapıyorsunuz siz burada?"

"Serra'nın komşusuyla tanışıyorum."

"Ne güzel." dedi Banu Teyzem sırıtarak. Can'ı süzüyordu bu esnada ve bakışlarından anladığım kadarıyla gördüğünü beğenmişti. 

"Ee, biz artık içeri girelim." dedim yeterince rezil olduğumuza karar vererek. "Tanışmak güzeldi..." 

İsmi için bıraktığım boşluğu fark etti sevgili komşum ve boşluğu dolduruverdi. "Can."

"Can." diye tekrar ettim. "Ben de..."

"Serra." dedi gülümseyerek. "Az önce annen öyle söylemişti." Annemi işaret ediyordu bunu söylerken.

"Evet." dedim ben de gülümsemeye çalışarak. "Sonra görüşürüz."

"Görüşürüz."

Can içeri girip kapısını kapattığında annemlere döndüm ve ellerini havada yakaladım. El sallıyorlardı ona, kırk yıllık ahbaplarmış gibi. Hey Allah'ım ya!

İkisini zorla içeri soktuktan ve kapıyı kapattıktan sonra 'bu kadar' diye düşünmüştüm. Can'la şansım yoktu artık. Böyle saçma bir başlangıçtan sonra... Yine de günün geri kalanında ve hatta gece boyunca onu düşünmeye devam etmiştim. Sonraki birkaç gün de çıkmamıştı aklımdan. Diyorum ya, başta fena takmıştım. Neyse ki artık beni zerre kadar etkilemiyor. Ancak Banu Teyze'mi ve annemi hala aynı ölçüde etkilediğini üzülerek belirtiyorum. Ne saçma bir_

Tak tak! Tak tak!

Duyduğum sesle beraber doğruluyorum yatakta. Kapı mı çaldı az önce? Düşüncelerimi geriye itip kulak kesiliyorum ama kulak çınlatan bir sessizlikten başka bir şey duyamıyorum başta. Umursamamaya karar veriyorum. Başka bir şeyden de geliyor olabilir bu ses. Dışarıdan ya da başka bir kattan falan... Ancak biraz sonra birkaç tak tak daha geliyor kulağıma. Yataktan çıkıp kapıya doğru ilerliyorum. 

Kim gelmiş olabilir ki bu saatte? Can mı acaba? Annemler mi yoksa? Bir şey mi oldu?

Kapı deliğine yaklaştırıyorum gözümü ve sabahın bu saatinde görmeyi beklediğim son kişiye bakarken buluyorum kendimi. Aa nidası çıkıveriyor ağzımdan, ne işi var ki bunun burada? Merak içinde kapıyı açıyorum ve kuzenimle yüz yüze geliyoruz.

"Ferit?" 

 ***  

 

 

ÜÇ

 

Adını söylememle beraber eşikten içeri bir adım atıyor ve anormal uzunluktaki kollarını bana doluyor kuzenim. Ne yapacağımı bilemez bir şekilde duruyorum orada. Tam ellerimi sırtına koyup ben de ona sarılsam durum acayip olmaktan çıkar mı diye düşünürken geri çekiliyor. Böylece gözlerinin altındaki mor halkaları ve daima düzenli olan sarı saçlarının şimdi karmakarışık olduğunu görebiliyorum. Perişan bir ifadeyi oluşturmak üzere bükülmüş yüz hatlarını fark etmemem de mümkün değil elbette. Ne oldu, diye sormak üzereyim. Tam da o anda hayatımda duyduğum en acıklı ses tonuyla konuşmaya başlıyor.

"Gecenin bu saatinde rahatsız etmek istemezdim ama başka nereye gideceğimi bilemedim. Uçağım epey geç saatteydi." Nedense tam bunu söylediği esnada hemen arkasında, yerde duran sırt çantasını fark ediyorum. Önceden görünmezmiş de uçaktan bahsedildiğinde görünür hale gelmiş gibi... Ferit'in hala konuştuğunu fark edip bakışlarımı ona çeviriyorum. "Otele gitmek istemedim. B-ben yalnız kalmak istemedim sanırım. Biriyle konuşabilirsem iyi olacağını düşündüm."

Şaşkın bir şekilde başımı sallayarak kabul ediyorum sözlerini ve bir nebze sakinleşmesini umarak anlayışlı bir ses tonuyla "Ferit" diyorum. "Bana kesinlikle rahatsızlık vermiyorsun. Buraya istediğin zaman gelebileceğini söylerken samimiydim. Ancak bunları kapının önünde tartışmamayı tercih ederim." 

"Tabii." diyor, ben söyleyene kadar kapının önünde dikildiğimizi fark etmemiş gibi şaşkın. Bunun, benimkinin kıyısına yanaşamayacak bir şaşkınlık olduğunu belirtmem gerek. "Tabii. Ben düşünemedim. Affedersin."

Omzuna dokunarak "Sorun değil." diyorum. "Sen içeri geç." Mel'in kanepemde uyuduğunu hatırlayınca durduruyorum onu. "Hayır, içeri geçme. Mutfağa geç. Ben de çantanı alayım."

Neden mutfağa gitmek zorunda olduğunu sormasını bekliyorum ama sormuyor. Sessizce söylediğimi yapıyor sadece. Durumun sandığımdan da kötü olduğunu düşünmeye başlıyorum; normalde değil onun çantasını, kendiminkini taşımama dahi asla razı olmazdı Ferit. Yalvarsam bile... 

Onun mutfağa girdiğini gördükten sonra çantayı içeri alıyorum. Çok ağır değil. Kaşlarımı çatıyorum; ağır bile değil aslına bakarsanız. İçine ne koyduğunu merak ediyorum istemsizce. Kıyafet olamaz. Şayet öyleyse üç beş parça bir şey olmalı. 

Çantayı koridorun sonuna, kendi odamın kapısının önüne bıraktıktan sonra mutfağa gidiyorum. İçeri girdikten sonra kapıyı kapatmaya karar veriyorum; Mel'i uyandırmak istemem. Başımı çevirip Ferit'e bakıyorum.

Kahverengi masama inanılmaz uyan mavi sandalyelerimden birinde oturuyor. Her halinden bir derdi -hem de epey büyük bir tane- olduğu anlaşılan kuzenimle ilgilenmek yerine mobilyalarım arasındaki uyuma tekrar hayran olmak biraz utanmama sebep oluyor. Ama sadece birazcık... Kahverengi ve mavi çok yakışıyor çünkü. Tamam, saçmaladığımın farkındayım. Ancak çok geçerli bahanelerim var; bugün -artık dün oluyor- büyük bir düğün atlattım, tam on sekiz saattir ayaktayım ve saat sabahın beşi. Kuzenimi bu halde, kapımda bulmak da beni allak bullak etti. 

"Neyin var Ferit?" diyerek bana bakmasını sağlıyor ve tıpkı bu akşamüstü -aman dün işte- Helin'e yaptığım gibi omzuna koyuyorum elimi güven vermek istercesine. Yüzünden birçok duygu geçiyor. Gözlerinden okuyabildiğim tek şey ise kararsızlık oluyor. Bastırıyorum. "Konuş benimle."

"Babam." dedikten sonra kısa bir süre duraksıyor. "Babam Türkiye'ye dönmüş."

Abartılı bir tepki vermemek için kendime hakim olmaya çalışıyorum. Dudaklarımı birbirine bastırıyor ve yüzüme mümkün olduğunca kayıtsız bir ifade yerleştiriyorum. Buraya kadar gayet iyi iş çıkarıyorum fakat kaşlarımın havaya kalkmasına engel olamıyorum. 

Babası sadece Ferit için değil, bütün aile için oldukça hassas bir konu. Nedenini hiçbir zaman anlayamadım. Ancak ondan pek bahsetmeyiz. Bahsedildiği anlarda da tuhaf ve gergin bir sessizlik hakim olur ortama. Ondan bahsetmeye isteksiz olduklarından mütevellit, hakkında bildiklerim bir elin parmağını geçmiyor. Benim için pek de önemli değil tabii. Ama durumun Ferit için de böyle olması her zaman ilgimi çekmiştir. 

Ferit'in babası ve teyzemin, o doğmadan önce ayrıldıklarını biliyorum. Anneannemim anlattıklarına bakılırsa, adam teyzemden ayrıldıktan sonra yurtdışına yerleşmiş. Orada kendine yeni bir hayat kurmuş. Kuzenim ne zaman babasını sorsa onun çok meşgul olduğunu, bu nedenle buraya gelemediğini söylerdi. O sormadığı sürece asla bahsedilmezdi adamdan. Herkes söz birliği etmişçesine susar ya da aynı kalıplaşmış cevapları verirdi.

Varlığı her daim şüpheli bu adamın yaşadığına dair tek bir kanıt vardı. Ferit'e her doğum gününde hediye yollardı. Daima iki üç cümleden oluşmuş bir not olurdu hediyelerin yanında. Hepsi bu. Oğluyla bütün teması bundan ibaretti. 

Eniştemden -hiç tanımadığım hatta yüzünü bile görmediğim bir adam için bu kelimeyi kullanmak bana hep tuhaf gelmiştir- bahsetmesinin beni neden şaşırttığını anladınız, değil mi? Pahalı hediyeler gönderen gizemli bir adam olarak kalmıştı kafamda. El yazısı ve anneannemin anlattıkları gerçek kılardı onu. Neye benzediğini bile bilmediğimiz gerçeği ise hayal... Görmeden inanırdık varlığına. Noel Baba gibi bir şeydi bizim için. Kuzenimin söyledikleri ona bir anda beden kazandırmış, etiyle kemiğiyle gerçek bir insana dönüşmesini sağlamıştı ve her nasılsa noel babaya inanmaktan daha zordu buna inanmak.

"N-nasıl yani?" diyorum düşündüklerimin etkisiyle iyice sersemlemiş bir halde. "Nereden biliyorsun?"

"Annemle babaannemi konuşurken duydum." Elleri saçlarına gidiyor ve iyice dağıtıyor onları. Buna ek olarak haftalardır tıraş olmadığını belli eden sakallarıyla, kafa karışıklığı tamamen dış görünüşüne yansımış durumda. "Önce babamdan bahsettiklerini anlamadım, biliyor musun? Varlığının üzerini öyle bir örttüler ki yaşadığından bile şüpheliydim artık." Hüzünlü ve yorgun bakışları bana öyle dokunuyor ki gözlerim doluyor. "Bir şeyi söyleyip söylememek konusunda tartışıyorlardı. Adımı duyduğumda anladım benimle ilgisi olduğunu. Sonra onun adını söylediler. Ve dediler ki... Aylar önce dönmüş aslında. Aylardır buradaymış ve bana söylememişler."

"Üzülmemen için yapmışlardır." diyorum boğazımdan yukarı çıkmak için can atan hıçkırıkların kıstığı sesimle. "Senin iyiliğini düşündükleri için_"

"Lütfen Serra!" diye sözümü kesiyor ve elini masaya vuruyor. Tepkisi irkilmeme sebep oluyor ama bunu görecek ya da umursayacak durumda değil. Bağırarak konuşmaya devam ediyor. "Bana onları savunma! Babamı hiç görmedim ben. Bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsun. Küçüklüğümden beri onunla ilgili sorular soruyorum. Her seferinde geçiştiriyorlar. Adresi yok, fotoğrafı yok, adı ve soyadı dışında hiçbir şey yok elimde. Gözümün, kaşımın ya da herhangi başka bir yerimin ona benzeyip benzemediğini bile bilmiyorum. Anlamazsın sen bunu! Anlayamazsın. Bu nedenle bana iyilik yapmaya çalıştıklarını söyleme. Bir çocuğun babasıyla tanışma fırsatını, karar verme hakkını elinden almak; onu seçeneksizliğe mahkum etmek iyilik falan değil. Ne olduğunu bilmiyorum ama kesinlikle iyilik değil!"

"Lütfen bağırma." diyorum yalvarırcasına. "Lütfen. Uyandıracaksın_"

"Özür dilerim." diyor keskin bir şekilde. Sakinleşmek adına derin nefesler alıyor ve birkaç dakikanın ardından daha yumuşak bir sesle tekrar konuşuyor. "Bağırmak istememiştim, affedersin. Sinirlenince kendimi kaybettiğimi biliyorsun."

"Biliyorum." diyorum yatıştırıcı bir edayla. Gözlerimin hala dolu dolu olduğunu fark ediyorum hemen sonrasında. Birdenbire bağırmaya başladığı için yaşlarım akamamış, gözlerimde donup kalmışlardı muhtemelen. "Şey." diyorum ama bir daha bağırmaya başlamayacağından emin olamadığım için sormakta tereddüt edip kısa bir an duraksıyorum. "Annenle ya da babaannenle konuştun mu bu konuyu?"

Bakışları haşinleşiyor, yüz hatları sertleşiyor sorum karşısında. Çenesi kasıldığında, tekrar bağırmaya başlayacağını düşünüp kendimi hazırlıyorum. Ama neyse ki öyle olmuyor. "Denedim. İkisi de bir şey söylemek istemedi. Annem beni babamdan ayrı tutmaya kararlı. Babaannem de..." Eli bir kez daha saçlarının arasına dalarken oldukça sıkıntılı bir konuşma yaptıklarını tahmin ediyorum. "Ağlayıp durdu. Babam onlara da nerede kaldığını söylememiş, araları bozukmuş bir süredir. Tek bildiği burada olduğuymuş. Bunu öğrenir öğrenmez bir bilet ayarladım ve karşındayım işte." Kendini gösterdi gereksiz bir biçimde; bir seksen beş boyu ve iri vücuduyla küçük mutfağımın yarısını dolduruyordu zaten. Varlığının bundan daha fazla farkında olamazdım herhalde. 

"Tek bildiğin şey burada olduğu mu?" diyorum teyit etmek ister gibi. "Ev adresi ya da iş adresi falan yok. Telefonu da yok. Nasıl bulmayı düşünüyorsun onu?"

"Arkadaşım bana bir dedektif önerdi." diye kısaca açıklıyor. "Onun ofisi de buradaymış. Yarın görüşeceğiz."

"Anladım." diyorum başımı sallayarak. Başta bunun geçici bir delilik anında verilmiş aceleci bir karar olduğu kanısına varmıştım ancak şimdi anlıyorum ne kadar ciddi olduğunu. Her şeyi düşünmüş. Babasını bulmaya gerçekten kararlı demek ki. Aklıma başka bir şey gelince hafif kaşlarımı çatıyorum. "Teyzemler biliyor mu buraya geldiğini?"

"Hayır." diyor tam da tahmin etiğim gibi. "Sen de söylemezsen sevinirim. Seminer için Ankara'ya gittiğimi sanıyorlar." Kısa bir an durup bana bakıyor ve ekliyor. "Teyzem de öyle sanıyor. Onlara da bir şey söyleme." 

Anneme yalan söyleme fikri beni rahatsız etse de başımla onaylıyorum onu. Bu benim değil, onun sırrı sonuçta. Söylememeye karar vermişse yapabileceğim bir şey yok. Yine de dudaklarımı büzmeden edemiyorum; sır saklamakta pek iyi değilimdir. Hele de annemin karşısındayken... Biraz zor olacak sanırım.

"Tamam." diyorum yerimden hızlı bir şekilde kalkarken. Ferit'in bakışları bir kez daha buluyor beni. "Yatağını hazırlayayım. Bir arkadaşım gece bende kaldı. Başka yer olmadığı için benim yatağımda yatman gerekecek."

İtiraz eden bakışlar eşliğinde "Sen nerede yatacaksın?" diye sorduğunda, kuzenimin tamamen normale döndüğünü anlayıp gülümsüyorum. 

"Bu saatten sonra uyuyamam ben. İki saate kadar evden çıkmam lazım zaten." Hala ikna olmuş gibi görünmeyince ekliyorum. "Yarın salonu hazırlarım sana. Orası da baya rahat, merak etme."

"Tamam." diyor sonunda. Bir kez daha başımı sallayıp ona arkama dönüyorum ama kolumdan yakalıyor ve minnettar bir ifadeyle konuşuyor. "Teşekkürler, Serra. Bu saatte rahatsızlık verdiğim için özür dilerim tekrar. Benim yüzümden uykundan ve yatağından oldun."

"Saçmalama Ferit. Rahatsızlık falan vermiyorsun bana, kaç kere söyledim. İstediğin kadar kalabilirsin." Babasıyla ilgili bir şeyler söyleyip söylememek konusunda kararsız kalıyorum bir süre. En sonunda söylememeye karar veriyorum. Ağzımı açışımı mazur göstermek için başka bir şey söylüyorum. "Sen geldiğinde uyanıktım hem ben. Sorun yok yani."

"Tamam o zaman." 

Arkamı döndüğümde kolumdan yakalamıyor bu defa. Odama gidip çarşafı ve yastıkları değiştiriyorum. Yeni bir pike çıkarıp yatağın üstüne koyuyorum. İşim bittikten sonra odaya bir daha giremeyeceğim için şimdiden giyinmeye karar veriyorum. Üzerinde minicik beyaz çiçekler olan siyah bir elbise giyip ona uygun siyah bir çanta seçiyorum. Diğer çantamdaki eşyaları ona aktardıktan sonra akşamüstü havanın soğuyabileceğini düşünerek trençkotumu alıp odadan çıkıyorum. Mutfağa geri döndüğümde camın önünde buluyorum Ferit'i. 

"Yatağın hazır." dediğimde bana dönüp bir kez daha teşekkür ediyor. Onu Mel hakkında uyarmamın iyi olacağını düşünerek, "Dediğim gibi, arkadaşım dün gece bende kaldı. Karşılaşırsanız korkma. Adı Melissa." diyorum. Az önce ondan bir iki kere daha bahsetmiştim ancak beni duymamış ya da söylediklerime aldırmamış olma ihtimali oldukça yüksek. 

"Melissa." diye tekrar ediyor. Bir şey hatırlamaya çalışıyormuş gibi kaşlarını çatmış. "Müzisyen olan mıydı? Hani şu çılgın saçlı gitarist?"

"Evet." diye cevap veriyorum gülümseyerek. İkisi daha önce hiç karşılaşmadılar ama benden birbirleri hakkında çok şey duydular. "Sonunda tanışabileceksiniz."

"Sabırsızlanıyorum." diyor dalga geçip geçmediği anlaşılmayan bir şekilde. 

Kararsız bir şekilde sırıtıyorum ama kahvaltı etmek için çok az bir zamanım kaldığını fark edip toparlanıyorum hemen sonrasında. "Ben birazdan çıkacağım. Sen de yat bir an önce. Çok yorgun görünüyorsun."

"Akşama görüşürüz." dedikten sonra odasına -odama- gitmek üzere mutfaktan çıkıyor ve beni yalnız bırakıyor. En hızlısından mütevazı bir kahvaltı hazırlıyorum kendime. Bulaşıklarımı lavabonun içine bıraktıktan sonra banyoya gidip dişlerimi fırçalıyorum. Saçlarıma çeki düzen verme işini hallediyor ve hafif bir makyaj yapıyorum. Parmak uçlarımda salona giriyorum sonrasında. Cart pembe ajandamı, dosyalarımı ve bilgisayarımın olduğu çantayı aldığımda tamamen hazır oluyorum. 

Kapıyı ardımdan çekmeden önce kısa bir an duraksıyor ve farkında olmadan anahtarlarımla oynamaya başlıyorum. Genellikle aklı başında olan ama şu anda geçici olarak kullanım dışı kuzenim ile genelde aklı başında olmayan ve her daim kullanım dışı Mel'i baş başa bırakmanın ne derece doğru bir karar olduğunu sorguluyorum. Bakışlarım karşı dairenin kapısına takılıyor. Can'ın ikisine göz kulak olacağını düşünüp rahatlatmaya çalışıyorum kendimi ve kapıyı çekiyorum sonunda.

Otobüse binene kadar erteliyorum her türlü düşünceyi. Ancak binip oturduğum anda hücum ediyorlar zihnimin ön saflarına. Başımı cama yaslayıp Ferit'i ve babasını düşünüyorum kaçınılmaz bir şekilde.

Kuzenimin, babasını bulmasını ne kadar çok istediğimi fark edip şaşırıyorum. Şu ana kadar bunu istediğim hakkında düşünüp düşünmediğimden bile emin değildim oysa (Bilinçaltı işte... Düşünmediğinizi sandığınız şeyleri sizin yerinize düşünüp daha sonra hatırlanmak üzere saklardı). Derin bir nefes alıyorum. Bencilliğimi itiraf etmek zorundayım. Bu isteğin tamamen saf olduğunu söylemek doğru olmaz. Altında, mükemmel bir babaya sahip olmanın getirdiği bir suçluluk duygusu var çünkü. Beni yanlış anlamayacağınızı bilsem de belirtmek istiyorum, elbette böyle bir babaya sahip olduğum için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Çok çok şanslıyım hem de... Ama Ferit'in babama nasıl aç bir şekilde baktığını hatırladıkça kendimi kötü hissediyorum. 

Babam onun yanındayken çok dikkatliydi. Üçümüzü hiçbir zaman ayırmaz, kardeşimle bana bir şey alırken mutlaka Ferit'e de alırdı. Onunla elinden geldiğince ilgilenirdi; sorunlarını dinler, yardımcı olmaya çalışırdı. Kuzenimin hayatında bir babaya en yakın olan ikinci kişiydi (ilki dayımdı). Tüm bunlara rağmen dna ile açıklanabilecek bir eksiklik hissediyordu Ferit. Babam ve dayım müthişti ve cidden ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı ama onun babası değillerdi. Oysa dışarıda bir yerde, onunla ilgilenmeye gönülsüz bile olsa gerçek bir babası vardı. Haklıydı kuzenim, bunu bilerek büyümenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum.

Babasını tanımamanın nasıl berbat bir şey olduğunu anlatırkenki hali gözümün önüne gelince kalbim burkuluyor. Kendimi onun yerine koyuyorum ister istemez. Babamı tanımadığımı, onunla hiç konuşmadığımı düşünüyorum. Dayanılmaz bir keder kaplıyor içimi. 

Hafızam acımı hafifletmek için devreye giriyor hemen. Babamla geçirdiğimiz güzel günleri hatırlatıyor bana. İlk kez okula başlarken güven verircesine elimi sıkması, fotoğraflarımızı çekerken hareket edersek kardeşimle beni japon yapıştırıcısına bulamakla tehdit etmesi ve canım sıkkın olduğunda başımın tepesine öpücük kondurması gibi şeyler... İçimi ısıtıyor geçmişimizin ufak parçaları, gülümsüyorum. Sonra babamın kendisini geliyor gözümün önüne. Mavi gözleri ve kendine has kocaman gülümsemesiyle bezenmiş yüzü, grileşmeye yüz tutmuş sarı saçları... O an Ferit'in sözleri yankılanıyor zihnimde.

Gözümün, kaşımın ya da herhangi başka bir yerimin ona benzeyip benzemediğini bile bilmiyorum.


Babamdan miras aldığımı bildiğim ve bu yüzden çok sevdiğim gülümsemem dudaklarımda donup kalıyor. Ben biliyorum; gözlerimin biçiminin, burnumun, kaşlarımın ve gülümsememin kime benzediğini biliyorum. Geri kalan her şeyimle annemin kopyası olsam da hangi parçalarımın beni babamın kızı yaptığını biliyorum. Ferit ise bilmiyor. Hiçbir şey bilmiyor. Öncekinden kat be kat daha derin bir keder sarılıyor kalbime bu defa. Hiçbir işe yaramayacağını bile bile babasını soran, onu tanıma fırsatı bulamadığı için ağlayan küçük çocuk için bir şans diliyorum. Babasını bulmasını ve birbirlerine kavuşmalarını istiyorum tüm kalbimle. 

Gözlerimin dolduğunu fark ettiğimde sancılı düşüncelerime süresiz ara veriyor ve mendil bulmak için çantamı karıştırmaya başlıyorum. Mümkün olan en zarif biçimde silmeye çalışıyorum burnumu ama çıkardığım fil benzeri sesler yüzünden başarısız oluyorum. Karşımda oturan kadın yüzünü buruşturup bana bakıyor, burnumun akması benim suçummuş gibi. Sulu gözlü olmaktan cidden nefret ettiğimi düşünerek sertçe burnumu çekiyorum. Kadının yüzü iyice ekşiyor. 

Mendili tıkmak üzere aceleyle çantamın fermuarını açtığımda tanıdık bir müzik dokunuyor kulaklarıma; Big Big World. Bir an için telefonumun yeni melodisi olarak bu şarkıyı seçtiğimi unutup sesi hayal ettiğimi sanıyorum. Ancak bana dönen kafalar hafızamın hızla yerine gelmesini sağlıyor. Telefonu çantanın derinliklerinden çıkarıp arayanın kim olduğuna bakıyorum. Candan Gündoğdu. Patronumun ismini okuduğum anda kaşlarım havaya kalkıyor. Bir saate kadar görüşeceğimizi bildiği halde, sabahın bu saatinde beni neden arıyor olabileceğini merak ederek telefonu açıyorum. 

"Efendim, Candan Hanım?"

"Merhaba Serra'cığım. Nasılsın?"

Bu kadının kibarlığı beni büyülüyor. "İyiyim, teşekkürler. Siz?"

"Ben de iyiyim, teşekkür ederim." dedikten sonra konu hemen işe geliyor. "Ayşen Özdemir ve Sina Albayrak çiftini duymuş muydun daha önce?"

Bir an durup düşünüyorum. Ayşen Özdemir. Sina Albayrak. Ayşen ve Sina. İki ismin de -ayrı ayrı ya da beraber- bana bir şey ifade etmediğine karar vermek üzereyken gazetenin magazin ekinde bu ikili hakkında çıkmış olan bir haber geliyor gözümün önüne. Kocaman bir puntoyla 'nişanlandılar' yazmışlardı başlık olarak. Sonuna da ne kadar önemli bir haber olduğunu belirtmek istercesine üç tane ünlem işareti koymuşlardı. 

Sina da Ayşen de elit, zengin ve oldukça sosyetik ailelere mensuptu ve uzun süredir beraberlerdi. Geçen hafta iş resmiyete dökülmüş, adam kıza yüz bin dolar değerinde saf, kare kesim, üç kıratlık sarı oval pırlanta bir yüzükle evlenme teklif etmişti (Bu detayı hatırlamama şaşırmışsınızdır eminim. Şöyle açıklayayım, saf kare kesim yüzükler benim ilgi alanıma giriyor. Diğerlerinden daha çok, evet.). 

Telefonun diğer ucundan duyulmaması için sessiz bir şekilde iç geçiriyorum; bazıları cidden şanslı oluyor. Yüz dolarlık yüzük. Bir de bana bakın! Toyboks kutusundan çıkan plastik bir yüzüğe bile razıyım ama kimse teklifte bulunmuyor. "Duymuştum."

"Düğünlerini bizim planlamamızı istiyorlar." İkinci kelimeyi duyduğum anda heyecandan ellerim titremeye ve yanaklarım kızarmaya başlıyor. Haberi hazmetmeme, heyecanımı kontrol altına almama ya da herhangi bir şey söylememe fırsat vermeden durmaksızın konuşuyor Candan Hanım. "Çok büyük bir şey olacak. Davetlilerin hepsi üst kademeden önemli insanlar. Bütçenin son derece yüksek olacağına değinmeme bile gerek yoktur herhalde. Elimdeki en profesyonel elemanı istediler." Kalbimin dört nala attığını ikimizin de bildiği tuhaf bir sessizlik çöküyor aramıza. "Seni önerdim." 

Yaşlar gözlerime hücum ediyor bir kez daha ama ağlamamayı beceriyorum neyse ki. Keşke aynısını utanma konusunda da söyleyebilsem. Az önce kızarmaya başlayan yanaklarım şimdi yanıyor resmen. Domates kırmızısından biber kırmızısına geçiş yapmış olabiliriz. "Çok teşekkür ederim, Candan Hanım." diyorum beceriksiz bir şekilde. "Ne diyeceğimi bilemiyorum gerçekten."

"Bir şey söylemene gerek yok. Senin bu iş için en doğru kişi olduğunu biliyorum Serra. Görevini layığıyla yerine getireceğinden hiç şüphem yok." diyor içten bir şekilde. Ancak profesyonel iş kadınına bürünmesi pek de uzun sürmüyor. "Buraya gelir gelmez asistanını ara da görüşme gününüzü belirleyin. Ayşen Özdemir'i fazla bekletmeye gelmez. Kontak için gerekli numaralar mail adresine gönderildi." 

Beni göremeyeceğini bilsem de başımı sallıyorum 'tamam' manasında. Candan Hanım bir süre daha konuşuyor; detaylardan, seçeneklerden falan bahsediyor. Konu gittikçe derinleşip peçete rengine doğru giderken onu durdurmayı başarıyorum neyse ki. Sözünü kestiğim için birazcık bozuluyor ama bıraksam çiftimizin doğmamış çocuklarının doğum günlerini planlamaya başlayacağından endişelendiğim için bunu pek önemsemiyorum. Bolca 'sana güveniyorum' ve 'teşekkür ederim'den sonra (ilki ona, ikincisi ban ait elbette) telefonu kapatıyorum. Onu yeniden çantamın içine atarken ağzımda biraz önce çikolata yemişim gibi güzel bir tat var. Göğsümde küçük bir kuş kanat çırpıyor. O kanat çırptıkça ben yerimde duramıyorum. Hareket etme arzum en çok dudaklarıma yansıyor. Kendi kendime gülümseyerek -ve bunun delilik emaresi olmasına azıcık bile aldırmayacak kadar kendinden geçmiş bir halde- etrafa bakınıyorum. 

Ben telefonla konuşurken dünya aniden daha güzel bir yer haline gelmiş sanki. Güneş taptaze ışıklarıyla hepimizi yıkamak ister gibi yükselmiş, pencerelerden içeri dolmuş. Otobüsteki insanlar daha bir sevimli görünüyor gözüme şimdi. Yaşlı adam daha az buruşuk, genç çocuk daha az sivilceli ve karşımda oturan kadın daha az kasvetli. Işıl ışıl gözlerle onlara bakıyorum ve "Hepimiz birer mucizeyiz." demek istiyorum (Geçenlerde okumaya başladığım ve ne yazık ki yarım bıraktığım bir kitapta görmüştüm bu cümleyi.). "Mutluluk bir nefes kadar yakın aslında." Bu da bir kitaptan. Şüpheyle kısılıyor gözlerim bir an için. Aynı kitap olabilir. "Ellerimiz birbirine değdiği sürece_" Bakışlarım, eliyle hiç de hoş bir şey yapmamakta olan bir adama kayınca ani ve taşkın bir sevgiyle şişen yüreğim sönüveriyor. Aman Allah'ım, iğrenç!İster istemez yüzüm buruşuyor. Tamam, dünya yansa elimi o adamın ellerine değdirmem. 

Ama yine de... Gülümsemem yüzüme tekrar yerleşiyor. Mutluyum! Nasıl olmam ki? Planlamam gereken kocaman bir düğün, hayallerini gerçekleştirmeye can attığım aşık bir çift ve kariyerimin zirve noktasına çıkmamı sağlayacak altın değerinde bir fırsatım var. Patronum bana yüzde yüz güveniyor. Müthiş bir ailem ve iyi dostlarım -burada bir parantez açıp iyi dostun tanımını genişletiyorum- var. İstediğim neredeyse her şeye sahibim. 

Bir iç çekiyorum elimde olmadan ve her şeyi değiştiren kelimeyi tekrar ediyorum içimden. Neredeyse. Bütünü, bütün olmaktan alıkoyan eksik tam da burada gizli işte. 

Duvara bir çivi çakmış, çerçeveyi asmışım çoktan ama içine özenle yerleştirdiğim resimde doldurulması gereken ürkütücü bir boşluk var. Diğer bir deyişle 'o' yok. Beyaz atlı prensim... Kalbimde onun için ayırdığım yere kusursuz şekilde uyacak ve ruhumdaki tüm eksikleri tamamlayacak olan adam...

"O da olacak." diye düşünüyorum mutluluğuma gölge düşmesine izin vermemeye kararlı bir şekilde. İnanıyorum da bu söylediğime. Prensimin çerçeveye girmek için doğru anı beklediğine eminim. Sadece zaman konusunda fikir sahibi değilim. Kendime verdiğim onca söze ve tüm kararlığıma rağmen dişlerimi sıkmadan edemiyorum. Beni delirten de bu zaten! Kısmen yani. Bitmek tükenmek bilmeyen bir geri sayımla yaşamak...